Makaleler

Tarikat ve Mezheplerin Oluşumunda Zulüm ve “Fitne” Faktörü

Zulme maruz bir kişinin samimice söylediği “Her şey önceden yazılıp çizilmiş. Fazla kafaya takmaya gerek yok. Her şey vakti gelince olur. Du’a ve tevekkül edelim.” sözü dikkatimi farklı bir noktaya çekti. Görülüyor ki, ağır siyasi baskı ve zulümlere muhatap bir kısım insanlar kendilerini tümüyle kaderin kucağına teslim edebiliyorlar.

Diğer taraftan, aynı toplumsal çalkantılara maruz kalanların bir kısmı da rasyonel bir sorgulama içine giriyor. Sadece siyasi kriz ve sarsıntıların sebepleri değil, ön kabullerle birlikte, inanageldikleri değerler de sorgulanıyor. Kimlerin, hangi hatalarıyla bu zulüm çağlayanı gelip çatmıştı? Hadiselerin arka planına odaklanmadan sorunları kalıcı bir şekilde çözmek mümkün müdür?

Bu iki eğilim ışığında zihnimde oluşan soru şuydu: Din kaynaklı ve beşerî yaklaşımlarla ortaya çıkan tarikat, mezhep ve felsefi akımlar hangi tarihi ve siyasi felaketlerden sonra oluşmuştur? Eğer savaş, zulüm ve “fitne” gibi sosyal hadiselerle tarikat ve mezheplerin oluşumu arasında bir ilişki söz konusuysa, bu, günümüzdeki dini hareketlerin geleceğiyle ilgili önemli bir ipucudur.

İlk okumalarımdan sonraki çarpıcı bir tespiti burada paylaşayım: Tarikat, mezhep ve felsefi akımların hemen hemen hepsi, fitne ve kargaşanın hüküm sürdüğü zaman dilimlerinde yapısal bir şekle bürünmüşler.

Siyasi baskılar ve türlü zulümlere maruz kalan topluluklarda iki farklı eğilim göze çarpıyor: Bir kısım insanlar hadiselere rasyonel yaklaşır, bu çalkantıların sebeplerini sorgular. Savaş, iç karışıklık, siyasi baskı ve zulümlere karşı olağan ve doğal bir tepki verir, hiç kafa yormadan kabullendikleri değerleri sorgulamaya başlar. Hatta böylesi sorgulamaların, bazı felsefi akımların doğmasına da yol açtığı söylenebilir.

Buhranlar veya sosyal fırtınalarla gelen sorgulamalar, makul cevaplarla buluşarak, fertleri zihnen ve kalben tatmin edebilir, ama kimi zaman herhangi bir cevapla buluşamadığından, çeşitli boşlukları ve yeni soruları doğurur. Siyaset, din, inanç, sevgi, dostluk, düşman ve düşmanlık gibi kavramlar anlam değişikliğine uğrayabilir. 

Diğer bir kısım insanlar ise daha çok kaderci veya teslimiyetçi bir anlayışla hadiseleri göğüslemeye ve açıklamaya çalışır. Yaşanan felaketlerin bir imtihan olduğu, yaşanan günahlardan ötürü musibetlerin geldiği ve tekrar Yaratıcıya sığınmaktan başka çare olmadığı dile getirilir. Zor dönemi az yarayla atlatmak için özellikle iki şey, itaat ve sabır tavsiye edilir, kolektif bir anlayışla yinelenerek vurgulanır. Allah’a, kadere, duaya, kendine has dini ritüellere atıflar yapılmak suretiyle, bunlar ibadetten de öte hayatın bir parçası haline getirilir. Zamanla bu yaklaşımlar bir ‘yol’a veya tarikata dönüşür.

Mutezile ve Cebriye Örneği

Mutezile ve Cebriye gibi itikadi mezheplerin oluşum süreci bu tezimizi destekler mahiyettedir.

Kader konusunu tartışmaya açan ilk şahıslardan biri olan Ma’bed bin Halid el Cüheni (öl. 704), Allah tarafından önceden belirlenmiş bir kaderin bulunmadığını, insanın eylem ve tavırlarında tamamen serbest olduğunu savunur. Ve bu düşünce sonradan “Kaderilik” veya “Kaderiyye” olarak adlandırılır. Emeviler döneminde yaşayan Ma’bed, halkın zulüm ve haksızlıklar karşısında kaderci bir tevekkül anlayışına saplandığını görünce, zulmün bir kader olmadığını söyler ve sonunda işi, kaderi inkâr etmeye kadar götürür. Bu muhalefeti sebebiyle Haccac tarafından öldürülür.

Onun, kaderi nefyetmesine tepki olarak başka bir görüş ortaya atılır. Cehm bin Safvan’ın (öl. 745) ileri sürdüğü bu görüş, sonradan “Cehmilik” veya “Cebriyye” olarak anılacak olup insanın yaptığı işlerde bir iradesinin olmadığı yönündedir. Dolayısıyla, bir insan ne yapıyorsa zorunlu olarak yapıyordur.

Kısaca izah etmek gerekirse, Cebriyeye göre kişi kader ve fiilleri konusunda söz sahibi değildir, her türlü fiili yaratan ve yaptıran, Allah’ın kendisidir. Dolayısıyla insanın hür iradesi yoktur. Yani insan yaptığı işleri mecburen yapar. Kaderiye ve Mutezile ise “Fiili işleyen ve yaratan kişinin kendisidir, kişi fiili Allah’ın ona bağışladığı bir yaratma kudretiyle kendisi yaratır, fiillerin yaratılmasında ve olmasında Allah’ın hiçbir müdahalesi yoktur.” şeklinde tam aksi bir görüşü savunur.

Bu dönemin siyasi baskıları ve iç karışıklara yol açan fitnelerin, farklı dini ve felsefi akımların oluşumunda önemli rol oynadıkları apaçık ortadadır. Daha sonraki dönemlerde yaşanan savaşlar ve siyasi kargaşalarda, bazı kimseler İmam Maturidi’nin yaklaşımını benimseyerek, aklı ön plana çıkarıp hadiseler arkasında sebep sonuç ilişkisi aramaya çalışırken, bazıları da İmam Eşari’nin yaklaşımıyla kaderi ve kolektivizmi ön plana çıkarırlar. Ehl-i hadis ve Eşari’nin yaklaşımı tarikatların oluşumunda mühim bir adım sayılabilir.

Bir benzer gelişme de Sünni ve Şii mezheplerinde yaşanır. Mesela sık sık Özbek istilalarına uğrayan Horasan, Safevi idaresinde kalırken, Maveraünnehir ile Harezm yöresi Özbeklerce idare edilir. On iki İmam Şiiliği’ni resmi mezhep olarak kabul eden Safevi şahlarına karşı, Özbekler Sünniliği savunur. Daha çok siyasi sebeplere dayanan bu ayrılık, Horasan ve Maveraünnehir’de felsefi ve dini açılardan farklılıklara yol açar. Bu durum, dini hareketlerin siyasi gelişmelerin gölgesinde şekillenmesine ayrı bir örnektir. Safevi devletinin dini esaslar üzerine kurulması, Şah İsmail ve ondan sonra gelenlerin yalnız siyasi hükümdar değil, dini lider sıfatını da taşımalarına sebep olurken, Şibani Han da İmamü’z-Zaman, Halifetü’r-Rahman lakaplarıyla Sünni İslam dünyasının kahramanı rolünü oynamak ister.

Velhasıl “mürtekib-i kebire”den (büyük günah işleyen kimse) Kur’anı Kerim’in mahluk olup olmadığı tartışmalarına, Mu’tezile’nin “el-menziletü beyne’l-menzileteyn” (imanla küfür arasında bir yerde, yani fasıklık noktasında) yaklaşımından kader inancına kadar bugün kelâmi görüşler diye okunan şeylerin, esasen erken dönemlerdeki siyasi çalkantıların, iç kargaşaların itikada yansımasıyla geliştiği görülür.

Moğol Felaketi – Mevlevilik, Bektaşilik ve Vehhabilik

Evvela güçlü şekilde teşkilatlanan ilk tarikatların 12. yy’da Abdulkâdir Geylânî’nin kurduğu (ö. 1166) Kadirilik, Ahmed Yesevî’nin kurduğu (ö. 1166) Yesevîlik ve Ahmed Rifâî (ö. 1183) tarafından kurulan Rifâilik tarikatını hatırlatıp geçelim. Bu tarikatların oluştuğu coğrafyalarda 12. yüzyılda yaşanan savaşların etkisi ayrı bir araştırma konusudur. Ancak Büyük Selçuklu Devleti’nin (1037-1157) yıkılması ve Abbâsîlerin (750-1258) de Haçlı Seferleri’yle eski gücünü kaybettiği bilinen bir gerçektir. 1238-39’da Buhara’da ayaklanma yaşanır. Cengiz Han’ın torunu Hülagü’nün idaresindeki İlhanlılar, 1258’de Bağdat’ı harabeye çevirirerek Halife Müsta’sım’ı ve yakaladıkları hanedan üyelerini öldürürler. Bununla yetinmeyip içlerinde on binlerce yazma eser bulunduran Bağdat kütüphanelerini de yakıp yıkarak, geriye kalan kitapları da Dicle Nehri’ne atarlar. Bunlar, müzik, sanat, edebiyatla birlikte Hikmet Evi’nde bilhassa Antik Çağ dönemine ait bütün dünyadan çevrilen çok değerli bilimsel eserlerdir.

Abbasi dönemini bitiren bu büyük facianın sebepleri üzerine ilk kafa yoranlardan biri Ahmed ibn Teymiyye’dir (1263-1328). Fıkıh alimi İbn Teymiyye, bu yenilginin arkasında Müslümanların iman zayıflığının yattığını ileri sürerek, Müslümanların toptan İslam’ın temellerine geri dönmesi gerektiğini savunur. İman ve amelle ilgili bütün rükünlerin Kur’an ve Sünnet süzgecinden geçirilmesini öngörürken, mezar başında ibadet edilmesi, tarikat şeyhlerinin kutsanması, kutsal metinlerin tasavvufi bakış açısıyla yorumlanmasına karşı çıkarak lafzi, katı ve hoşgörüsüz bir İslam anlayışını ortaya koyar. Şiileri, Moğolları destekledikleri gerekçesiyle eleştirir, kendisi gibi düşünmeyenlerin kolayca tekfir edilmesinin önünü açar.

Siyasal İslamcılığın önemli hareketlerinden olan Vahhabiliğin kurucusu Muhammed ibn Abdülvehhab  (1703-1792), Mekke ve Medine’de kelam ve fıkıh öğrenimi alırken İbn Teymiyye ve Ahmed bin Hanbel’den etkilenir. Moğol faciasından sonra kurtuluşu katı bir İslam anlayışında gören İbn Teymiyye ile Yunan filozoflarından etkilenen ve daha rasyonel düşünen Müslüman alimlere karşı katı bir tutum sergileyen İbn Hanbel, ortaya koydukları fikri temellerin üzerine bir gün gelip Vehhabiliğin oturacağını elbette bilemezlerdi. Bu İslamcı akıma göre Kur’an ve Sünnet’i lafzi olarak ele alan kendi kabulleri dışındaki her türlü felsefi ve kelami yorum bid’at görülürken, bunları yapanlar da duruma göre müşrik olarak değerlendirilir. Esasen Abdülvehhab da iç çatışmaların içinde hayatını geçiren biridir. Memleketi Necid’de iç karışıklıklar sebebiyle Suud ailesinin yönetimindeki Dir’iye’ye sürgüne gitmek zorunda kalır. Bu bölgeye hakim olan Suud aşiretinin desteğiyle fikirleri yayılır. Dinî muhaliflerini müşrik diye adlandırdığından taraftarları bunlara karşı cihat başlatır. İlk dönem İslam tarihine damgasını vuran Haricilerle Vehhabilerin “tekfir” anlayışındaki benzerlik ilginçtir. Yayılmacı politikalarla Necid’i ele geçirmeleri Vehhabiliğin gelişmesi açısından dönüm noktasıdır. Bu da dini akımların nasıl sosyal, siyasi kargaşa ve felsefi taarruzların gölgesinde geliştiğine tipik bir örnektir.

 

 

Konuya dönersek yine Moğol saldırılarıyla Anadolu tarumar edilir ve Anadolu Selçuklu Devleti (1075-1308) yıkılarak beyliklere ayrılır. Bu kargaşa yıllarını yaşayan Yunus Emre [öl. 1320], Mevlâna [öl. 1273] ve Hacı Bektâş-ı Velî [öl. 1270] gibi büyük şahsiyetlerin, insanı merkeze alarak sevgiyi, kardeşliği, insanlığı vurgulaması boşuna değildir. Kargaşanın hâkim olması ve zulmün ayyuka çıkması sonucunda insanın ve sevginin yüceltilmesinden daha tabii ne olabilir? Öte yanda, Nazi vahşetini yaşayan Almanya’da, “İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır.” cümlesinin anayasaya birinci madde olarak girmesi ve yine İkinci Dünya Savaşı sonrasında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin açıklanması bu bağlamda değerlendirilebilir.

Aslında aynı gelişmelerin, farklı şekillerde Avrupa’da da yaşandığını görüyoruz. Yunus Emre ve Mevlana’nın çağdaşı olan ve Hıristiyanlık tarihinde felsefeci ve din bilgini kimliğiyle önemli bir kişi kabul edilen Thomas von Aquin [öl. 1274] Dominikan tarikatının yayılmasına önemli katkılarda bulunur. Yaşadığı dönemde dört Haçlı Seferi düzenlenir. Katolik Kilisesi gittikçe güçlenir. Hatta 1250’lerde engizisyon mahkemeleri bile bu tarikata verilir.  

Timur Dönemi ve Nakşibendilik

Timur, 1370’li yıllarda iktidarını sürdürür. Maveraünnehir’de ayaklanmalar ve çatışmalar yaşanınca orayı ele geçirir. Parçalanmış durumda olan İran’a 1386’da saldırıp Azerbaycan’ı işgal eder. 1390-91 kışını Taşkent’te geçiren Timur, 1392-96 arasında beş yıllık İran Seferi düzenler. Bağdat kapılarına dayanır. Sonrasında 1399 ve 1404 arasında yedi yıllık sefere çıkar. 1402’de Çubuk Savaşında Osmanlıların Timur’a yenilmesiyle fetret dönemi başlar.

Daha sonraki yıllarda Taşkent, Buhara ve Horasan gibi yerlerde Timur’un oğulları arasında yapılan savaş ve kargaşalar devam eder. 1413 yılında Maveraünnehir ve Horasan bu kargaşaların odağı olur.

Bir tarafta tarihteki savaşları, kargaşaları ve sosyal krizleri, diğer tarafta da tarikatların oluşum süreçlerini incelediğimizde önemli bir gerçek karşımıza çıkar: Tarikatlar, hep bu savaşlar ve iç karışıklıkların gölgesinde gelişmiş ve zamanla kendine has manevi ritüelleriyle kalıcı bir yapıya dönüşmüştür.

Bu bilgiler ışığında en büyük tarikatlardan olan Nakşibendîliğin oluşumunu düşünebiliriz. Kurucusu Şah-ı Nakşibendi’n (1317-1389) Orta Asya’da Timur ve sonrasında cereyan eden kargaşa dolu bir zaman diliminde yaşamış olması ilginçtir.

İmam-ı Rabbani (Ahmed Sirhindi) Örneği (1564-1624)

Nakşibendî tarikatından İmam-ı Rabbani de Babürlüler döneminde yaşayan önemli bir âlimdir. Hayatının yaklaşık son yirmi yılını Şah Ekber’in oğlu Cihangir zamanında geçirir. Yine o yıllar da siyasi açıdan karışıktır. İmam-ı Rabbani, tehlikeli görülerek hapse bile atılır. Cihangir, evvela Sih desteğindeki oğlu Hüsrev ile (1606), sonra da kendine karşı ayaklanan Afganlı Osman’a karşı (1612) savaşır. Bu iki ayaklanma bastırılsa da iç ve dış karışıklıklar durmaz. Şehzade Hürrem, Babürlü ordusu ile Melik Amber üzerine gönderilir (1617). Safevi tahtındaki Şah Abbas’ın Kandahar’ı ele geçirmesiyle (1622) gerginlikler yaşansa da Cihangir durumu idare eder.

 

İmam-ı Rabbani’nin Serhend’deki türbesi

 

İç ve dış savaşların gölgesinde hayatını geçiren İmam-ı Rabbani ve arkasından gelenler bir tarikat olarak varlıklarını sürdüregeldiler. İmam-ı Rabbani hayatını kaybettikten sonra da Cihangir’in oğulları arasında taht kavgaları sürüp gider. O dönemlerde Kandahar (Afganistan) Babürlüler ve Safeviler arasındaki çatışmaların merkezindeydi. Cihangir’in oğlu Şah Cihan 1657’de öldüğünde iki yıl fetret dönemi yaşanır ve yine şehzadeler arasındaki iç savaşla ülke fiilen üçe bölünerek parçalanır. 1658’te güçlü olarak tahta çıkan 1. Âlemgir, 1707’e kadar ülkeyi idare eder, ölümünden sonra son büyük Moğol hükümdarı olarak anılır. Babürlüler artık çöküşe geçer. İngilizlerin sömürge politikalarıyla 1858’de resmen yıkılan Babürlülerin mirası üzerinden bağımsız Hindistan, Pakistan ve Bangladeş doğar.

Bu bölgelerdeki tarikat yapılanmalarını siyasi ve sosyal çalkantılardan bağımsız görmek imkânsızdır. Bu çalkantılar ortasında çaresiz kalan insanların bir desteğe ve sığınağa ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyacı önemli kişiler etrafında şekillenen tarikatlar karşılar. İmam-ı Rabbani ve takipçilerinin bir tarikat olarak şekillenmesi, bu gelişmeler ışığında tekrar okunabilir.

Toplumdaki siyasi kargaşalar, dini çekişmeler, ekonomik ve sosyal krizler tarikat, mezhep ve tasavvuf gibi oluşumlara ilgiyi artırmış ve artırmaktadır. Belli coğrafyalarda ve zamanlarda yoğunlaşan savaşlar ve taht kavgaları, bitmeyen dini ihtilaflar ve çekişmeler, önü alınamayan sosyal çalkantılar toplumların rahat bir nefes almasını engelleyebiliyor. Bununla birlikte, bir yanda farklı fikir ve mezheplere bölünen grupların taassuba bürünerek giriştikleri ciddi rekabetler, diğer yanda ise siyasi çekişmeler, insanların iki arada bir derede kalmasını netice vererek yeni arayışlara girmelerine sebep oluyor. Ancak tasavvuf gibi insanın manevi yönünü geliştiren, yalnızlığını, karamsarlık ve bedbinliğini gideren “huzur” mecraları, insanlara ilaç gibi gelebiliyor.

Kargaşa ortamlarında, dinin de önemle üzerinde durduğu cemaat olarak yaşama, birlikte hareket etme prensipleri ön plana çıkarılarak tarikat oluşumları dini bir temele oturabiliyor. Hukukun bozulup, nizamın kalmadığı, zulmün her tarafı sardığı zamanlarda cemaat, tarikat veya sufî hareketler alternatif bir zemin sunuyor. Zulme uğrayanların daha çok kenetlenmesine ve “gücü her şeye yeten” Allah’a yakınlaşmaya vesile olurken, badirelerden kurtuluşun ancak O’nun yardımıyla gerçekleşeceğine olan inanç daha da pekişiyor. Ve referanslarını genellikle dinden alan gruplar, bir süre sonra bir tarikat yapısına bürünüyor.

Sonuç olarak; ister Batı’da ister Doğu’da tasavvufi tarikatların, felsefi akımların ve aşırı hareketlerin, sosyal patlamalar, felaketler, savaşlar, siyasi baskılar ve türlü zulümlerle birlikte ortaya çıktığını ve bu vasatta geliştiğini söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre bu konu, akademik ve bilimsel açıdan ele alınıp değerlendirilmeyi bekleyen önemli bir mevzudur.

Bu tezden hareketle günümüzde ciddi zulümlere maruz kalan bazı dini grupların, içe kapanarak bir tarikata mı dönüşeceği, yoksa o toplumda cari, rasyonel tasarruflara açık bir sivil toplum örgütü olarak mı yoluna devam edeceği, tam bir inceleme konusudur.

Muhammet Mertek 

Letzte Aktualisierung: 22. September 2019
Zur Werkzeugleiste springen