Makaleler

Akıl hayatı!

Nasrettin Hoca bir gece evin damında bir ayak sesi duyar ve bunun hırsız olduğunu anlar: “Hatun geçen gece eve geldim, kapıyı o kadar çaldığım halde açmadın. Ben de şu duayı okudum ve ayın ışığına yapışarak yavaş yavaş bacadan girdim.” der ve bir dua okur.

Hırsız, Nasrettin Hocanın okuduğu duayı ezberler. Bir süre sonra evdekilerin uyuduklarına kalbi kanaat getirince duayı okuyarak kendisini bacadan aşağı koyuverir. Bir de bakarki yorgunluktan kıpırdanacak hali kalmamış. Hoca hemen koşup: “Hanım hırsızı yakaladım, çabuk ip getir!” diye bağırınca, hırsız: “Efendi kendini boşuna yorma, o dua sende, bu akıl bende olduğu müddetçe ben senin elinden nasıl olsa kurtulamam.” der.

Bazen bir fıkra, bir filozofun veciz bir sözü, okuduğunuz romanda geçen bir cümle, yaşadığınız bir olay, hayat adına keskin bir uyarıcı etkisi yapar. Hırsız akıl almaz bir iş yapıyor, ama kendi aklını da yeriyor, ne güzel bir çaba öyle değil mi? ‘Bu akıl bende olduğu müddetçe’ demekle neyi kastediyor acaba?

Fıkra, akıl çağında akıl dışı işlerin ve akla zarar davranışların sebebini bir kez daha düşündürdü bana. Düşünürken, Müslümanlıkta kalp hayatı üzerine sıklıkla vurgu yapıldığını, aklın ise biraz üvey evlat muamelesi görüp arka plana itildiğini fark ettim.

Ufak da olsa bir zihin yolculuğuna çıktım. Akıl bağlamında Doğu-Batı arasında gidip geldim. Batı kültür tarihi, felsefeyle dinin veya kilisenin amansız mücadelesine sahne olmuştu. Yüzyılları aşan hesaplaşma sonucunda bazı felsefi ve akılcı akımlar ön plana çıktı. Batı, aydınlanma ve bilim rehberliğinde aklıselim bir medeniyet üretti. Ne de olsa aklın yolu birdi.

Peki ya Doğu kültürü öyle mi? Doğulu alimler ve düşünürler, Ortaçağda, akıllıca iş yaparak Antik Yunandaki muazzam felsefi ve düşünsel hazineyi Arapçaya çevirdiler, dinin akla açık yanlarından istifade ederek bu müktesebatı çok iyi değerlendirdiler ve Bağdat-Endülüs merkezli muhteşem bir medeniyet kurdular. Kıta Avrupası kilisenin engizisyonu altında karanlık bir dönem yaşarken, Müslümanlar fetih hareketleriyle hem zenginledi hem de zamanın ruhunu iyi okudular. Muhtemel ki, gün geldi fetih ruhu aklı köreltti. Bazı dini yorumlardan beslenmeyi sürdürerek “kalp hayatı” eksenine çekildi. Kalp hayatı, tasavvufta olduğu gibi bir süreç içinde gelişirken, akıl, yeri geldiğinde kullanılıp atılan bir olgu gibi algılandı.

Oysa akletme, düşünme, sentez yapma gibi aklın fonksiyonlarını geliştirmek için de bir süreç gerekliydi. Doğu kültürü bu sürecin gelişmesine tahammül edemedi. Belli ki, ‘inanma’ ile yetindi, kolaydı çünkü.

Bu kültürün ana kaynakları akla açık olarak hâlâ Müslümanların elinde. ‘Aklı olmayanın dini de yoktur!’ vurgusu hâlâ vurucu bir yaklaşımdır. Kur’an-ı Kerim’de farklı kategorilerde yüzlerce ayette geçen ‘tefekkür’ kavramı ve yine üç yüz kadar ayette akıl etmeye yapılan çağrı, akıl hayatını geliştirme adına bir rehber görevi görebilir. Tefekkür, akletme, düşünme gibi kavramlar tefkir (fikir etme) olarak da adlandırıldığını düşünürsek, ilkesizliğin, ahlaksızlığın veya cerbezeye kolayca kanmanın arkasında tefkir fukaralığı olduğu anlaşılır. Bazı dogmatik dini yaklaşımlar aklı perdeler, ki bunu açmanın yolu da tefekkürden geçer.

Neticede akıl etmeyen insan çaresiz çatallı veya dikotomik düşünür. Aşırı sağcıların veya siyasal İslamcıların tipik düşünce biçimidir bu. Tefkirden uzak olanların aklından zoru vardır ki, böyleleri, kendisi gibi düşünmeyenlere acımasız davranarak, bazı günahlarından hareketle muhatabını kolayca tekfire (kafir ilan etmeye) yeltenebiliyorlar. Belki tekfirin ne olduğunu bilmeden, sonucunun nerelere vardığını akıl etmeden.

Malûm, İslam’da korunması gereken beş şeyden biri de akıldır. Peki, aklın korunmasından maksat nedir? İlk akla gelen batıl/muzır felsefe veya düşünceler… Fakat hem aklı işletecek bilgi ve kavramları hem de akletme ve düşünme becerisini ferde kazandırmadan akıl korunabilir mi? Zira işlemeyen demir pas tutar, ya işlemeyen akıl? Muhafazakarlığın böylesi!

İşte İmam Maturidi… Kitabü’t Tevhid isimli eserinde akıl yürütmeyi (istidlal-çıkarım) hem haber hem de duyularla elde edilen bilgileri değerlendirirken temel kavram olarak ele alır. Hatta akıl yürütmeyi, ahlaki hayatın temeli sayar: “Taklid, şeytanın bir telkinidir. Şeytanın amacı ise, insanı arzu ettiği şeyi elde etme ve kendine sunulan imkanlar vesilesi ile akla itimat hususunda korkutarak onu kendi aklının verdiği neticeden döndürmektir. Akıl yürütme, ahlaki hayatın temelidir. Çünkü insan, ancak onunla, egosunun arzularından kolayca uzaklaşabilir ve onunla şeytanın gönüllü bir oyuncağı olmaktan kurtulabilir. İşte bundan dolayı, o (şeytan), insanı, hem bu dünyada hem de ahirette helaka sürükleyen, akıl yürütmenin de önüne geçen bir tembellik teşvikçisidir.”

Maturidi rasyonel bir iman anlayışını savunur, ona göre hem aklı kullanma hem de dini tasdik Allah’ın birer emridir. Ancak itikadi açıdan Maturidî düşünceye sahip alimlerin genellikle literalist ve lafızcı yaklaşımı benimseyen Eş’ariliğe meyletmesi hayli ilginçtir. Niçin acaba? Aklı ön plana çıkaran Mutezile’nin gelenek tarafından dışlanmasında, hatta “sapık” olarak nitelenmesinde bir ‘sakatlık’ yok mu?

Kur’an-ı Kerim’de dile getirilen ‘düşünen kalp’ (22:46) kavramı dikkat çeker. Maturidi’ye göre ‘kalp’ zihindir. Marifet bir nevi kalpte oluşur. Bütün bu değerlendirmelere rağmen birçok Müslüman’ın ayyuka çıkan ahmakça yaklaşımları akıllara ziyandır! Yüzlerce ayette insanın tefekküre davet edilmesine, ‘akletmek’ fiilinin kullanılmasına, onlarca ayette ‘hikmet’in vurgulanmasına rağmen… Dahası Kur’an-ı Kerim, akletme manalarına gelen teakkul, tezekkür (zikretme), tefakkuh (deruni anlayış) gibi kavramlarla konuya ayrı bir derinlik kazandırır. Fakat her ne hikmetse, gelenekçiler aklı büyük oranda devre dışı bırakır, mutasavvıflar daha çok kalbe yönelir, birçok İslami düşünce temsilcileri nakli ilimleri akli ilimlerden daha fazla önemser.

Ayrıca insana verilmiş bu en büyük nimeti, yani aklı kullanmayıp atalarına körü körüne bağlı kalarak onları taklit edenler şiddetle kınanır: “(İbrahim) o vakit babasına ve halkına: “Nedir bu karşısında durup taptığınız heykeller?” dedi. “Biz, dediler, atalarımızı bunlara tapar bulduk, biz de onların yaptığını yapıyoruz”. (21:52-53)

Anlaşılan o ki, kutsal kitabı sözde kalp hayatına malzeme yapıp aklı da ihmal ettik. Sonra ne kalbi kurtarabildik ne de aklı. Biyolojik olarak bile akıl ve kalbini koruyamayan günümüz Müslümanları, tasavvufi veya manevi açıdan kendilerini koruyabilirler mi? Koruyamadıkları ortada. Sosyal medyada bunların sayısız örnekleri cirit atıyor. Adam Türk Lirasının dolar karşısında değer kaybetmesini doları yakarak veya döner bıçağıyla doğrayarak protesto ediyor! Bir grup köylü de dolar duasına çıkıyor. Üstelik bu protestolarla doların tepetaklak olacağına ve Amerika’nın yıkılacağı propagandasına da inanıyor. Yalan, hırsızlık, yolsuzluk, hayasızlık, zulüm tavan yaptığı, şeref, ahlak, saygı, sevgi, hukuk, adalet, insanlık dibe vurduğu halde görememek… Demek ki, kalp ve akıl ayarları tümüyle iptal! Müslüman dünyada ihmale uğrayan kalp hayatı bir vadide can çekişirken, esamesi bile okunmayan akıl hayatı, başka bir dünyadaki vadide demokrasi, özgürlük, hukuk, etik, teknoloji, şehirleşme ve medeniyet üretiyor. Doğu’da analitik düşünceden, modern eğitimden, en basit sosyal ve ekonomik verileri değerlendirme becerisinden bile mahrum yığınların ise tek sığınağı bedavadan elde ettikleri milli ve dini hamaset. Geri kalmış toplumlarda hamaset ve haset en yaygın haslet.

Üstelik bunları topyekûn dış güçlerin ülkeyi yıkmak, çökertmek için planladıklarına sahiden inanarak büyük bir iştahla yapıyorlar. Devleti kimlerin, nasıl yönettiğini, durup dururken dış güçlerin niçin kendi ülkeleriyle uğraştığını aklının ucuna bile getirmeden. Bir toplum düşünün, ortalama zekâsı uzaya dört şeritli yol yapılmasını bile makul görme seviyesinde. Kocaman ülkeyi bir kişiden ibaret sayan aymazlığa mı yanarsın, o kişi ve avenelerinin beceriksizlikleri, yolsuzlukları ve yalanları sonucu ekonomik/siyasi ilişkileri sorgulayan dış çevreleri ülkelerine karşıymış gibi algılamalarına mı? Sadece akıl olsaydı keşke, zekânın da dumura uğradığı kesin.

Cehaletin böylesine kök saldığı bir toplum kurtulur mu? Zerre miktar akıl taşımayan, aklını gönüllü olarak başkalarına ipotek eden ve manipüleye teslim yığınlardan bir şey beklenebilir mi? Gerçekten kolektif bir patolojik vaka. Patolojinin boyutları, bir nevi cehalet çöplüğü de olan sosyal medyaya bütün yalınlığıyla yansıyor.

Geçenlerde bir Türk dükkânında bizzat şahit oldum. Yanında ufak kızıyla bir müşteri geldi, laubali tavırlar içinde. Amerika’nın Çin’de bir fuara katılmadığını duyduğunda başlıyor küfretmeye. İzmir’de bir otelde ödemenin dolar üzerinden olduğunu öğrenince otel elemanına nasıl bozuk çaldığını anlatıyor. Burası Türkiye mi, Amerika mı diyerek terk etmiş oteli aklınca! Neden birçok ülke kendi parasını değil de dolar kullanıyormuş! Hızını alamayıp bu sefer dolara küfrediyor. Alman vatandaşlığından konu açılınca, vatandaşlığa geçmeyi düşünmediğini söyleyip, “Zaten bu Almanları hiç sevmedim” demeyi de ihmal etmiyor, hem de ilkokula giden kızının yanında. Sonra çocuklarından söz açılıyor. Dükkân sahibinin, “en büyüğü kaçıncı sınıfa gidiyor”, sorusuna, “Kızım kaça gidiyordu abin?” diye karşılık veriyor, o da “10. sınıfa” diyor. Burnundan kıl aldırmayan nice insanlarla karşılaşırsınız, düşünce dünyası tamamen propaganda ağıyla örülüdür, nereden tutsan dökülür. Bir kere daha anlarsınız ki, kendi aklını kullanma becerisini gösteremeyenlerin salgıladıkları tek şeydir nefret ve küfretmek! İşte böyle tipler Doğu’dan da, Batı’dan da bihaber!

Kendi aklını kullanacak kadar bir marifete sahip olmayanlarda dini ve milli hamaset adeta afyon etkisi gösteriyor, ki Marks’ın kulakları çınlasın, bu durumda manipülasyon ve illüzyon aleminden gerçekliğe dönülmesi hayli zordur. Niçin toplumlar büyük felaketlerle ıslah olur, işte izahı.

Devrim niteliğinde ve aklın rehberliğinde bir aydınlanma gerçekleşmeden ufukta bir kurtuluş ışığı beklemek nafile. Yaklaşık 200-250 yıl önce yaşanan Avrupa aydınlanması önyargılara, hurafelere ve otoriter düşünceye karşı bir hareketti. Müslümanlar için ne kadar da aktüel… Akıl ve düşünce, gerçek aydınlanmanın biricik yolu… Daha 1784 yılında Aydınlanmanın parolasını “Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!” diye açıklayan Kant’ın da kulakları çınlasın. Kant aydınlanmayı, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulması olarak görür. Bu ergin olmayış durumu ise ona göre insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. Bu konuda sadece bir dönemdeki aydınlanma da yeterli değil. Öyle olsaydı Almanya gibi sayısız düşünür ve edebiyatçı sayesinde aydınlanmanın her yönüyle zirve yaptığı bir ülkede 20. yy.’ın ilk yarısındaki dünyanın en acılı felaketleri yaşanmazdı. Çünkü aydınlanma, küçük yaşlardan itibaren her neslin tatması ve ona göre eğitilmesi gereken dinamik bir mesele, ki toplumlar ancak bu sayede sosyal, ekonomik, siyasi kriz ve kırılma zamanlarında doğru istikamete yönlenme becerisi gösterebilirler.

Bu bağlamda Müslümanların çoğunun yanlış anladığı veya anlamak istemediği “eleştirel düşünce” ve “bireyselleşme” kavramlarını anmakta fayda var. “Eleştirel düşünce” gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerinde öğrencilere kazandırılması gereken en önemli becerilerdendir. Çünkü akıl, akletme, bilgi üretme, sorgulama ancak eleştirel düşünceyle gelişir. Her nedense Doğu zihniyetinde bu kavram hâlâ ‘tenkit’ olarak değersizleştirilir. “Bireyselleşme” kavramı da aşırı bir değerlendirmeyle “egonun gelişmesi, egoizm, nefsin azgınlaşması” şeklinde görülür. Batı’da ise ferdin mümkün olduğu kadar hür iradesiyle kararlar vermesi ve kendi düşüncesini oluşturması için kendine has zihinsel bir tutum geliştirmesi olarak özetlenebilir. Kişinin, sürü psikolojisinden kurtulup bireyselleşmesi, toplum içinde kendi olması ve kendi olarak kabul görmesi yadırganacak bir durum mudur? Elbette bazı kişilerde narsisizme varan yansımaları olabilir. Yan etkileri var diye gerekli ilaçları kullanmayacak mıyız? Kaldı ki akıl ve kalp hayatı birlikte ve dengeli yürütülürse bireyselleşmenin olumsuz yanları minimize edilebilir.

Demem o ki yeni bir akıl hayatıyla toplumun önemli bir kesimi rayına oturabilir, aksi halde toplum sosyal bir girdaba sürüklenir. Üçüncü bir yol ise meçhul! Toplum öylesine uykuya dalmış veya hipnoza girmişse ne hırsızın aklıyla ne de (sözde) hocaların dualarıyla kurtulma ihtimali var. Ancak derin kış uykusundan korkunç bir kabusla uyanmak mukadderdir!..

Muhammet Mertek

 

Letzte Aktualisierung: 10. November 2019
Zur Werkzeugleiste springen